Orhan Pamuk okurluğu: bir hayranlığın ve yorgunluğun arasında
Pamuk'u yarıda bırakıp tekrar elime almamın hikâyesi: bir yazardan kuruma dönüşen bir ismi okumanın hazları, gerilimleri ve sürmeye devam eden cazibesi.
Pamuk'u yarıda bırakıp tekrar elime almamın hikâyesi: bir yazardan kuruma dönüşen bir ismi okumanın hazları, gerilimleri ve sürmeye devam eden cazibesi.

Bir Pamuk romanını yarıda bırakıp tekrar elime aldığım anların toplamı, bu yazarla kurduğum ilişkinin en dürüst tarifi sanırım. Kara Kitap'ın bir bölümünde tıkanıp aylarca rafta beklettiğim, sonra bir kış akşamı yeniden açıp bu sefer hayranlıkla bitirdiğim oldu. Masumiyet Müzesi'ni dörtte üçünde bırakıp bir daha hiç dönmediğim de oldu. Veba Geceleri'ni alırken kendime "bu sefer farklı olur" dediğimi, sonra yine aynı yorgunlukla karşılaştığımı hatırlıyorum. Hayranlıkla yorgunluk arasında salınan bu okurluk, sanırım benim kuşağımdan pek çok kişinin ortak hâli.
Pamuk'u eleştirmek Türkiye'de tuhaf bir iş. Çünkü uzun zamandır o yalnızca bir yazar değil — bir kurum, bir referans noktası, bir kültürel ihraç ürünü. Bir yazar bu ölçeğe ulaştığında eleştirinin doğal yatağı da değişiyor: ya tümüyle reddiye olarak yazılıyor ya da koruyucu bir saygı kabuğunun içinden konuşuluyor. Arada kalan, yani onu hem ciddiye alıp hem de mesafeli okumayı deneyen bir alan, giderek daralıyor. Oysa bir yazarla gerçek bir okur ilişkisi tam da bu aradalıkta kurulabiliyor — çünkü gerçek hayranlık, çekincelerin reddine değil onlarla birlikte yaşamaya yaslanıyor.
Pamuk'un ilk dönem romanlarında bir biçim arayışı vardı; o arayışın acemiliği bile cazipti. Beyaz Kale'nin küçük hacmine sığdırdığı kimlik oyunu, Kara Kitap'ın İstanbul'u bir labirente çeviren yapısı, Yeni Hayat'ın açılış cümlesinin meşhur kibri — bunlar bir yazarın kendini her kitapta yeniden icat etme isteğinin işaretleriydi. Benim Adım Kırmızı belki de bu cüretin zirvesi: birden çok anlatıcının, hatta nesnelerin ve renklerin konuştuğu bir yapı, minyatür geleneğiyle polisiye kurgunun iç içe geçişi, ve hepsinin altında yatan o sahici sanat tarihi merakı.
Sonraki kitaplarda bir şey değişti. Tam olarak ne olduğunu söylemek kolay değil. Belki teknik olarak bir şey değil de bir ritm meselesi; cümlenin uzayışında, paragrafın inşasında, anlatıcının kendi sesini sürekli olarak hatırlatma alışkanlığında bir tekrar hissi. Kar'da hâlâ tetikte tutan bir şey vardı — kasabanın ağırlığı, siyasetin metnin içine sızma biçimi. Ama Masumiyet Müzesi'nden itibaren benzer bir cümle yapısının, benzer bir anlatıcı pozisyonunun, benzer bir nostalji sıcaklığının döngüsel bir biçimde geri geldiğini hissetmemek zor. Sadık okurun bile zaman zaman "bunu daha önce de okumuştum sanki" demesine yol açan bir hâl bu. Yazarın gelişen ustalığı mı, yoksa kendi sesine fazla yerleşmesi mi — emin değilim.
2006'dan sonra başlayan bir tartışma var ki, ne kadar açıkça konuşulsa o kadar verimli olur diye düşünüyorum: uluslararası okur için yazmak. Bu, basit bir suçlama değil — "satılmışlık" gibi kaba bir yargıyla geçiştirilecek bir mesele de değil. Daha incelikli bir şey. Bir yazarın metni hangi okurun başucunda açıldığını hayal ederek kurduğunu, bunun da üslubu, açıklama biçimini, kültürel kodların metin içinde nasıl sunulduğunu şekillendirdiğini düşünmek meşru bir okuma çabası.
Pamuk'un sonraki romanlarında İstanbul'un, Osmanlı geçmişinin, Türk modernleşmesinin sahnelenme biçiminde bir tür rehberlik tonu beliriyor. Anlatıcı, içeriden konuşan biri olmakla dışarıdan gelen birine bir şeyleri açıklayan biri arasında geziniyor. Bu ikilik bazen romanın gücüne dönüşüyor — Kar'ın taşra anlatımında bunun yaratıcı bir gerilim olduğunu düşünüyorum. Bazen de metni yavaşlatan, okuru gereksiz biçimde elinden tutan bir didaktizme dönüşüyor. Veba Geceleri'nde özellikle bu açıklayıcılığın, alegorinin de ağırlığıyla birlikte, anlatıyı zaman zaman boğduğunu hissettim.
Bunu söylerken haksızlık etmek istemem: hiçbir yazar yalnızca yerli okurun bildiklerine yaslanarak yazmak zorunda değil. Pamuk'un dünya edebiyatıyla kurduğu ilişki, Türk romanını dar bir milli çerçeveden çıkarma çabası önemli. Mesele yöneldiği okur değil, yöneldiği okurun metnin içindeki gölgesinin ne kadar belirgin olduğu. Ve bu gölge yıllar içinde belirginleşti.
Pamuk'un en ilginç tarafı, son on beş yılda yazarlığını bir tasarım projesine dönüştürmesi oldu. Çukurcuma'daki müze, Masumiyet Müzesi romanının cisme bürünmüş hâli olarak hem bir edebi deney hem bir koleksiyon estetiği denemesi. Manzaradan Parçalar, İstanbul, son dönemde yayımladığı resimli defterler — hepsi bir bütünün parçaları gibi duruyor. Yazar, kitabın dışında bir mekân, bir nesne dünyası, bir görsellik kuruyor.
Bunun zenginleştirici bir tarafı var. Pamuk'un yazarlığını yalnızca romanlarıyla değil, kurduğu bu nesneler arşiviyle birlikte düşünmek, çağdaş Türk kültüründe başka bir örneği olmayan bir tasarımı görmemizi sağlıyor. Bir yazarın hayatını, ilgilerini, takıntılarını bu kadar somut bir biçimde dışarıya açmasının cesareti yabana atılır gibi değil.
Ama aynı tasarımın bir tekrar ekonomisi yarattığını da görmemek mümkün değil. Müzedeki nesneler romanı, roman müzeyi, müze ve roman üzerine yazılan ek metinler her ikisini birden besliyor. Bu döngünün içinde okur, aynı motiflerin, aynı eşyaların, aynı İstanbul'un, aynı melankolinin farklı kılıklarda dolaşımıyla karşılaşıyor. Hüzün kavramının İstanbul'dan sonra Pamuk metinlerinin her köşesine sızması, bir noktadan sonra estetik bir keşif olmaktan çıkıp bir markalaşmaya dönüştü. Bu sertçe söylenmiş bir cümle olabilir ama yazarın kendisinin de bu döngünün farkında olduğunu, hatta bazen onu bilinçli olarak beslediğini düşünüyorum.
Bütün bu çekincelere rağmen yeni bir Pamuk romanı çıktığında alıyorum. Çoğu zaman hemen okumuyorum; raftan bana bakmasına izin veriyorum birkaç ay. Sonra bir akşam, başka hiçbir şeyin tutmadığı bir akşam, açıyorum ve ilk yirmi sayfa içinde tanıdık bir alana giriyorum. O alan beni bazen yoruyor, bazen taşıyor. Ama her seferinde bir şey buluyorum — bir cümlenin kıvrımı, bir sokak tarifinin doğruluğu, bir karakterin kendi kendisiyle hesaplaşma anı.
Pamuk'u okumaya devam etmenin sebebi sanırım şu: Türkçe romanın hâlâ onun açtığı bazı yollardan başkasıyla yürüyemiyor olması. Tarihi malzemeyi modern bir anlatıcıyla buluşturma biçimi, İstanbul'u bir karakter olarak kurma cesareti, Doğu-Batı meselesinin klişeleşmiş tartışmasını edebi bir doku içinde yeniden açma çabası — bunların her biri sonraki kuşak yazarlar için bir referans hâline geldi. Genç yazarların bir kısmı bu mirası reddederek yazıyor, bir kısmı onu sessizce devralıyor, ama hiçbiri yok sayamıyor.
Belki de büyük yazarlarla okur ilişkisi hep böyle: saf bir hayranlık değil, sürekli müzakere edilen bir bağ. Onları kusurlarıyla görmek, onlara olan borcumuzu inkâr etmek anlamına gelmiyor. Tersine: bir yazarı tüm tekrarlarına, tüm tasarım kaygılarına, tüm uluslararası okur kurgusuna rağmen okumaya devam etmek, o yazarın edebi varlığının ne kadar dayanıklı olduğunun da kanıtı.
Şimdi masamda Veba Geceleri'nin üçte ikisinde bıraktığım kopyası duruyor. Bir gün bitirir miyim, bilmiyorum. Belki bitiririm de pek bir şey hatırlamam. Belki yıllar sonra başka bir kış akşamı, başka bir Pamuk romanını yarıda bırakıp tekrar elime aldığım o anların toplamına bir tane daha eklenir. Bir yazarla okurun ilişkisi, biten ve tekrar başlayan kitapların toplamı değilse nedir ki?
Bu makaleyi nasıl buldun?
KROP Bültenler
Haftanın gündemi: haberler, analizler, KROP editörlerinin notu. Her Cumartesi sabahı. Tek tıkla bırakırsın, KVKK uyumludur.
Haftalık · 09:00 · Henüz abone yok · Tek tıkla bırakırsın
Diğer bültenler
Tümünü gör